Dudak kanseri, kontrolden çıkan ve dudaklarda doku değişikliği veya tümörler oluşturan anormal hücrelerden meydana gelir. Dudak kanseri bir tür ağız kanseridir.
Aşağıdakileri sıralayan ince, düz hücrelerde (skuamöz hücreler olarak adlandırılır) oluşur:
Dudaklar
Ağız
Dil
Yanaklar
Sinüsler
Boğaz
Sert ve yumuşak damak
Dudak kanseri ve diğer ağız kanseri türleri, baş ve boyun kanseri türleridir.
Yaşam tarzınızdaki bazı seçimler dudak kanseri riskini önemli ölçüde arttırabilir.
Bunlar şunları içerir:
Sigara içmek
Ağır alkol kullanımı
Aşırı güneşe maruz kalma
Bronzlaşma
Diş hekimleri, genellikle dudak kanseri belirtilerini ilk fark eden kişilerdir.
Dudak kanseri erken teşhis edildiğinde oldukça iyileştirilebilir.
Dudak kanserine ne sebep olur?
Ulusal Diş ve Kraniyofasiyal Araştırma Enstitüsü'ne göre, çoğu ağız kanseri vakası tütün ve alkol kullanmaya bağlı.
Güneşe maruz kalma, özellikle güneşte çok vakit geçiren insanlar için risk faktörüdür. Bunun sebebi, uzun süre güneşe maruz kalmalarındandır.
Dudak kanserinin belirtileri nelerdir?
Dudak kanserinin belirti ve semptomları şunları içerir:
Ağızda kaybolmayan yara, lezyon, kabarcık, yumru ya da ülser
Dudakta kırmızı veya beyaz bir yama
Dudaklarda kanama veya ağrı
Çenenin şişmesi
Dudak kanserinde herhangi bir belirti olmayabilir. Diş hekimleri genellikle rutin diş muayenesi sırasında dudak kanserini fark ederler. Dudaklarınızda bir yara veya yumru varsa, bu mutlaka dudak kanseriniz olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir belirtiyi diş hekiminiz veya doktorunuzla tartışın.
Dudak kanseri nasıl tedavi edilir?
Cerrahi, radyasyon tedavisi ve kemoterapi örnek verebileceğimiz tedavilerden bazılarıdır. Diğer olası seçenekler, hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi ve gen tedavisi gibi araştırma tedavilerini içerir.
Diğer kanserlerde olduğu gibi tedavi, kanserin evresine, ne kadar ilerlediğine (tümörün boyutu dahil) ve genel sağlığınıza bağlıdır.
Tümörün boyutu küçükse, genel olarak onu çıkarmak için ameliyat yapılır. Bu, kanserle ilgili tüm dokunun çıkarılmasını ve ayrıca dudağın yeniden yapılandırılmasını (kozmetik ve işlevsel olarak) içerir.
Tümör daha büyükse veya daha sonraki bir aşamadaysa, nüks riskini azaltmak için ameliyattan önce veya sonra tümörü küçültmek için radyasyon ve kemoterapi kullanılabilir. Kemoterapi tedavileri ile tüm vücuda ilaç verilir ve kanserin yayılma veya geri dönme riskini azaltılır.
Sigara içen kişiler için tedaviden önce sigarayı bırakmak tedavi sonuçlarını iyileştirebilir.
Dudak kanseri nasıl önlenebilir?
Her tür tütün kullanımından kaçınarak, aşırı alkol kullanımından kaçınarak ve hem doğal hem de suni güneş ışığına maruz kalmayı, özellikle de bronzlaşma yataklarının kullanımını sınırlayarak dudak kanserini önleyin.
Birçok dudak kanseri vakası ilk olarak diş hekimleri tarafından keşfedilir. Bu nedenle, özellikle dudak kanseri riskiniz yüksekse, lisanslı bir uzmanla düzenli diş randevuları almanız önemlidir.
SMA nedir? Gevşek bebek sendromu olarak
bilinen Spinal Muskuler Atrofi halk arasında bilmen adı ile SMA hastalığı,
doğuştan motor nöronlarından ileri gelen bir hastalık grubunu oluşturmaktadır.
Bu hastalık, vücudu hareket ettirmekle görevli omuriliğin ön boynuz adı verilen
kısımdaki motor sinirlerin ana gövdelerini etkilemektedir. Genellikle bebeklik
döneminde belirtilerinin görülmeye başlanması ile nadir görülen hastalık
grubunu oluşturmaktadır. Nadir görülen hastalık grubunu oluşturan SMA
hastalığının kesin olarak bir tedavisi bulunamamaktadır.
Motor nöronlar, yapısı itibari ile omuriliğin ön boynuz
kısmında bulunmakta olup vücut kaslarını etkilemektedir.Yani omurilik sinirindeki lifleri vücuttaki
kaslara göndererek hareketleri kontrol ettirmektedir. Yeterli derecede SMN
proteinleri olmadığı zamanlarda omurilik motor nöronları küçülerek ölmeye
başlamaktadır. Böyle bir eksikliğin sebebi ise 5. kromozom üzerinde yer alan
'SMN1' genin genetik problemlerinden kaynaklanmaktadır.
SMN1 genetiklerin vücut üzerindeki rolü ise SMN proteinin
üretimini sağlamaktadır. Bu proteinin üretilememesi sonucunda motor nöronlar
ölmeye başlamaktadır. Motor nöronlar ölmeye başladıkça ise hasta beyin kasları
dahil, bilhassa baş, boyun ve kaslarını hareket ettiremez hale gelir. İlerleyen
zamanlarda ise kaslar zayıflamaktadır. SMA hastalığında görme, tat alma,
dokunma ve duygusal işlevler ise normal yönde seyretmektedir.
SMA
Rahatsızlığında Gelişen Klinik Bulgular Nelerdir?
Kas gevşekliği
Solunum kaslarında oluşan kuvvet kayıpları
Nispeten daha zayıf denilebilecek yapıda beslenmeler
Genel anlamda kaslarda meydana gelen güçsüzlük
Yutma ve emme sırasında meydana gelen zorluklar
Dil seğirmeleri SMA belirtileri arasında yer
almaktadır.
4 çeşit SMA mevcuttur. Bunlar; Tip1, Tip2, Tip3 ve Tip4’dür.
1-Tip1: En ağır şekilde seyreden SMA tipleridir. Bu türde
olan SMA hastalığı, doğum öncesinde yaşanabildiği için sıklıkla bebeklik
zamanlarında görülmektedir. Böyle bir durum, bebeklerde nefes alıp vermeyi
zorlaştırmakta ve tam anlamı ile bebeklerin hareketsiz kalmasına neden
olabilmektedir. Tip 1 de yaşanmış olan bu tür problemler ilerleyerek bebek
kayıplarına sebebiyet vermektedir.
2-Tip2: Bu evrede yaşanan hastalık, bebeklerdeki emekleme
dönemlerinde başlamaktadır. Ve hiç yürüyemeyen çocuklarda rastlanılmaktadır.
Bebeklerin nefes alıp vermesi bu evrede daha hassas bir yapıda kendini
göstermektedir.
3-Tip3: Tip 3 evresi, daha çok çocukluk ve gençlik
dönemlerini kapsamaktadır. Hasta bu evrede, yaşıtları ile benzer şekillerde
davranış ve aktiviteleri yapamaz hale gelmektedir. Tip 3 evresindeki hastalar,
merdiven çıkarken de zorlanabilmektedir. Belirli bir yaşa geldikleri an itibari
ile ise tekerlekli sandalyeye ihtiyaçları artmaktadır.
4-Tip4: SMA hastalık evrenlerinden olan bir diğer evre TİP 4
evresidir. Bu evredeki hastalıklar, daha çok yetişkin yaşlarda
görülebilmektedir. Tip 4 evresinde olan hastalar ise genel olarak
yürüyebilmekte fakat kol ve bacaklardaki kuvvetsizlikler devam edebilmektedir.
Germe egzersizleri, ağrılı kasları ve sıkı bağları çalıştırmanıza yardımcı olurken aynı zamanda yaralanmaları da önlediği için genel vücut durumunuz için iyi yöntemlerdir. Aynı kavram topuk dikeni ağrı yönetimi ve iyileşme için de geçerlidir.
Bazı germe türleri topuk ve baldır bölgelerinizdeki ağrıyı ve iltihabı iyileştirmeye yardımcı olabilir.
Bunlar şunları içerir:
1.Duvara karşı baldır germe
2. Baldır germe
3. Tenis topu masajı
4. Oturarak ayak germe
5. Ayak parmaklarıyla havlu çekme
Topuk dikenine iyi gelen yağlar
Bazı uçucu yağlar, hem ağrıyı hem de şişmeyi azaltmak için doğal antienflamatuarlar olarak işlev görebilir. Daha fazla rahatlama için topuklarınıza da masaj yapılabilir.
En dikkate değer iltihap önleyici uçucu yağlardan bazıları şunlardır:
Bergamot yağı
Okaliptüs yağı
Rezene yağı
Lavanta yağı
Portakal yağı
Biberiye yağı
Susam yağı
Kekik yağı
Antiinflamatuvar etkilerini değerlendirmek için çalışmalar devam ederken, uçucu yağların topuk dikenlerini iyileştirmeye yaradığını gösteren somut bir kanıt henüz bulunmamaktadır.
Bu yağların tıbbi özelliklere sahip olduğunu akılda tutmak da önemlidir. Yanlış kullanıldığında yan etkilere neden olabilirler. Her zaman birkaç damla uçucu yağ ile taşıyıcı yağ miktarının en az üç katı karıştırın ve uygulamadan önce bir yama testi yapın.
Topuk dikeni nasıl önlenir?
Topuk dikenlerini önlemek, genel ayak sağlığınıza daha fazla dikkat edilmesini gerektirir. Ayaklarınıza koyduğunuz günlük streslere dikkat edin. Günün sonunda onları dinlediğinizden emin olun.
Genel bir kural olarak, gelişen topuk ağrısının üzerine asla gitmemeli ve bir doktora görünmelisiniz.
Koşmaya, yürümeye, egzersiz yapmaya veya topuk ağrısına neden olan ayakkabı giymeye devam etmek, topuk dikeni gibi uzun vadeli sorunlara yol açabilir. Herhangi bir aktiviteden sonra topuk ağrısı yaşarsanız, ağrıyı yaşadığınız bölgeye buz tutun ve düzelene kadar ayağınızı dinlendirin.
Topuk dikenine ne sebep olur?
Topuk dikeni, doğrudan uzun süreli kas ve bağ gerginliğinden kaynaklanır. Sonunda, bu aşırı zorlanma topuk kemiğini (kalkaneus) zorlayarak mahmuzlara neden olur.
Topuk dikeni zamanla gelişir. Antrenmandan veya spor yaptıktan sonra birden ortaya çıkma durumu yoktur. Topuk dikeni, topuğun ağrıması gibi erken belirtileri görmezden geldiğinizde ortaya çıkma eğiliminde olmaktadır.
Yürümekten, koşmaktan veya sert yüzeylerde zıplamadan kaynaklanan tekrarlayan stres, topuk dikenlerinin yaygın bir nedenidir. Ayağınızı desteklemeyen ayakkabılar giymekten de gelişebilirler.
Topuk dikenlerine ayrıca şunlar neden olabilir:
Artrit
Topukta morarma
Aşırı vücut ağırlığı
Kötü takılan ayakkabılar
Yürüme yürüyüş sorunları
Çok sık parmak arası terlik giymek
Yıpranmış ayakkabılar
Topuk dikeni olan birçok insanda ayrıca plantar fasiit vardır. Bu acılı durum, topuk ve ayak parmaklarınız arasında uzanmakta olan sert, lifli doku ile alakalıdır. Plantar fasiite sahip olmak, sonunda topuk dikeni geliştirme riskinizi artırır.
Kleptomani, çalma hastalıkları kapsamında
değerlendirilen bir hastalık olarak bilinmektedir. Bu türden bir hastalığa çok
seyrek rastlanılmaktadır. Gündelik hayatta bilindiği üzere birine ait
olmaksızın herhangi bir eşyanın haber verilmeden alınmasına hırsızlık adı verilmektedir.
Fakat Kleptomani hastalığı, daha farklı bir durumu kapsamakta.
Sıklıkla insanlar, içerisinden gelen dürtülere karşı
koyamadığı için kleptomani tablosu ile karşılaşmaktadır. Böyle bir durumda kişi
eğer ihtiyacı olmamasına karşın sadece o dürtüyü giderebilmek için bir şeyi
aldığı anda bu olay, kleptomani ile ilişkilendirilmektedir. Kleptomani
hastalığını yaşayan bireyler ise bu olayı yapmadan önce mutlak bir gerginlik
hissi de yaşamakta. Bunun akabinde ise yaptıktan sonra da rahatlama hissi yaşamaktadırlar.
Yani bu eylemi yaparken yapmış olduklarının aslında bir suç olduğunun farkına
varsalar da vicdan azabı çekmektedirler. Fakat bu durumda kendilerini ve
dürtülerini engelleyememektedirler.
Kleptomani hastaları, sıklıkla suçlu olduklarının bilincinde
olması sebebi ile doktora gidemezler. Hatta genellikle bu olayı, en
yakınlarından dahi gizlerler. Kleptomanların çoğunun hiç yakalanmaması
düşünüldüğünde bu durum, yıllar boyu sürebilmektedir. Kleptomani, çocukluk
dönemlerinde seyrek görülmektedir.
Kleptomani hastalığı, kadınlarda erkeklere nazaran daha
sık görülmektedir. Bununla birlikte yaş sınırının baz alındığında
Kadınlarda
30-35
Erkeklerde
ise 50-55 yaşlarında başlamaktadır.
Kleptomani
Hastalığının Belirtileri Nelerdir?
Kleptomani hastalığının belirtilerini şu şekilde özetlemek
mümkündür:
Dürtü
oluştuğu an itibari ile hissedilmiş olan gerginlik halleri. Uyarılma
hisleri ve endişe hisleri kişide belirgindir.
Hırsızlık
yaptıktan sonraki süreçte vicdanlarının rahat olmaması. Ve bu durumda
kendilerini suçlu hissetmeleri. Çaldığı esnada kendilerini rahat
hissetmesi ve bu durumdan tatmin olmak.
Kleptomani
dürtülerinin geri dönüşü sonrasında çalmayı tekrarlamak. Genellikle
ihtiyaç duymadığı herhangi bir eşyayı çalmak tipik belirtileri
arasındadır. Çalma dürtülerinin engellenememesi kleptomani hastalığının
tipik belirtisi arasında yer almaktadır.
Yukarıda bahsedilen belirtiler tipik kleptomani
belirtileri kapsamında ele alınmaktadır. Bu belirtiler, zamanında fark
edilip tedavi edilmezse uzun yıllar devam etmektedir.
Kleptomani
Hastalığının Tedavisi Nedir?
Kleptomani tedavisi nedir? Kleptomani hastalığının
tedavisinde, bazı davranışçı yöntemlerin yanı sıra ilaç kullanımı
önerilmektedir. Eğer bu durum farkında
olunmasına rağmen başvuru yapılmıyor ise oldukça zor teşhis edilebilen bir
süreçtir. Zor teşhis edilmesi sebebi ile de kleptomani hastalığı tedavisinin
uzun bir süreci kapsadığı bilinmektedir.
En yaygın çeşitler siyah, yeşil ve oolong'dur - Bu çaylar Camellia sinensis bitkisinin yapraklarından yapılır.
Bir fincan sıcak çay içmek tatmin edici veya yatıştırıcı olabilir, ancak bu içeceğin faziletleri burada bitmiyor.
Çay, geleneksel tıpta şifalı özellikleri nedeniyle yüzyıllardır kullanılmaktadır. Bununla birlikte, modern araştırmalara göre çaydaki bitki bileşiklerinin kanser, obezite, diyabet ve kalp hastalığı gibi kronik rahatsızlık riskinizi azaltmada etkisi olabileceğini öne sürüyor.
Günde 3-4 bardak çay içmenin olumsuz yan etkileri olabilir.
İşte çok fazla çay içmenin 7 olası yan etkisi
1. Demir emiliminde azalma
Çay, tanenler adı verilen zengin bir bileşik sınıfıdır. Tanenler, birtakım gıdalardaki demire bağlanabilir ve sindirimdeki emilim için kullanılamaz hale getirmektedir.
Demir eksikliği yaygın olarak bilinen besin eksikliklerinden birisidir ve kanınızdaki demir seviye düşükse aşırı çay alımı durumunuzu kötüleştirebilir.
Araştırmalar, çay tanenlerinin hayvansal gıdalardan ziyade bitki kaynaklarından demirin emilimini önleme olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu sebeple, katı bir vegan veya vejeteryan diyetini takip ediyorsanız, ne kadar çay tükettiğinize dikkat etmek isteyebilirsiniz.
Çaydaki tanen miktarı, cinsine ve nasıl hazırlandığına bağlı şekilde büyük oranda değişebilir. Bununla beraber, alımınızı günde 3 ya da daha az bardakla (710 ml) sınırlamak çoğu insan için güvenli bir aralıktadır.
Kanınızdaki demir miktarı düşükse ve çaydan vazgeçemem diyorsanız, ek bir önlem olarak öğünler arasında demir içeren besinler tüketmeyi düşünün. Bunu yapmak, vücudunuzun yemek zamanlarında yiyeceklerinizden demiri emme yeteneğini daha az etkilemesine neden olur.
2. Artan anksiyete, stres ve huzursuzluk
Çay yaprakları doğal olarak kafein içerir. Çok fazla çay içmek içerdiği kafein yüzünden aşırı endişe, stres ve huzursuzluk duygularına sebep olabilir.
Ortalama bir bardak (240 ml) çay, çeşide ve demleme yöntemine bağlı olarak yaklaşık 10-61 mg kafein içerir.
Siyah çaylar, yeşil ve beyaz çaylara göre fazla kafein içerir ve çayınızı uzun süre demlemenizle kafein oranının artmasına vesile olursunuz.
Araştırmalar, günde 200 mg'ın altındaki kafein dozlarının çoğu insanda anksiyeteye neden olma ihtimalinin düşük olduğunu göstermektedir.
Kafeinsiz bitki çaylarını da tercih edebilirsiniz. Bitkisel çaylar, Camellia sinensis bitkisinden elde edilmedikleri için gerçek çaylar olarak kabul edilmez. Bunun yerine çiçekler, bitkiler ve meyveler gibi kafeinsiz çeşitli malzemelerden yapılırlar.
3. Kötü Uyku Düzeni
Çay doğal olarak kafein içerdiğinden çok fazla içmeniz uyku düzeninizi bozabilir.
Melatonin, beyninize uyku zamanının geldiğini bildiren bir hormondur. Bazı araştırmalar, kafeinin melatonin üretimini önleyebileceğini ve uyku kalitesinin düşmesine neden olabileceğini düşündürmektedir.
Yetersiz uyku, yorgunluk, unutkanlık ve odaklanamama gibi çeşitli zihinsel sorunlarla bağlantılıdır. Bununla birlikte, kronik uyku yoksunluğu, artan obezite riski ve zayıf kan şekeri kontrolü ile bağlantılıdır.
İnsanlar kafeini değişik hızlarda metabolize etmektedirler ve herkesin uyku düzenini eksiksiz olarak nasıl etkilediğini tahmin etmek zordur.
Bazı araştırmalar, yatmadan 6 saat önce veya daha fazla tüketilen 200 mg kafeinin bile uyku kalitesini olumsuz etkileyebileceğini, diğer çalışmaların ise önemli bir etkisi olmadığını bulmuştur.
Düşük uyku kalitesiyle ilgili semptomlar yaşıyorsanız ve düzenli olarak kafeinli çay içiyorsanız, özellikle kafein içeren diğer içecekleri veya takviyeleri de tüketiyorsanız, alımınızı azaltmayı düşünebilirsiniz.
4. Mide bulantısı
Çaydaki bazı bileşikler, bilhassa büyük miktarlarda veya karnınız açken tüketildiğinde mide bulantısına sebep olabilir.
Çay yapraklarındaki tanenler, çayın acı, kuru tatlarından sorumludurlar. Tanenlerin büzücü doğası da bulantıya sebep olabilir.mide bulantısı veya mide ağrısı gibi rahatsız edici semptomlara yol açma potansiyeli olan östif doku.
Bu etkiye sahip olmak için gereken çay miktarı kişiye göre önemli ölçüde değişebilir.
Daha hassas insanlar bu belirtileri 1-2 bardak (240-480 ml) kadar çay içtikten sonra görebilirken, diğerleri herhangi bir kötü etki fark etmeden 5 bardak (1.2 litre) fazla içebilir.
Çay içtikten sonra bu belirtilerden birini fark ederseniz, içtiğiniz miktarı azaltmayı düşünmelisiniz.
Ayrıca biraz süt eklemeyi veya çay keyfinizin yanında yemek yemeyi deneyebilirsiniz. Tanenler gıdalardaki proteinlere ve karbonhidratlara bağlanabilir ve bu da sindirim tahrişini en aza indirebilir.
ÖZET
Çaydaki tanenler hassas olan insanlarda sindirim dokusunu tahriş ederek mide bulantısı veya mide ağrısı gibi belirtilere sebep olabilir.
5. Gebelik komplikasyonları
Hamilelik sırasında çay gibi içeceklerden yüksek düzeyde kafeine maruz kalmak, düşük yapma ve düşük bebek doğum ağırlığı gibi komplikasyon riskinizi artırabilir.
Hamilelik sırasında kafeinin yan etkilerine karşın veriler karışıktır ve ne kadarının güvenli olduğu hala tam olarak belirlenememiştir. Bununla birlikte, çoğu araştırma, günlük kafein alımınızı 200-300 mg'ın altında tutarsanız komplikasyon riskinin nispeten düşük kaldığını göstermektedir.
200 miligramı aşmamanızı öneriyoruz.
Çayın içerdiği toplam kafein değişiklilik gösterebilir, ancak genellikle fincan başına 10-61 mg (240 ml) arasındadır. Bu nedenle, tedbirli olmak için günde yaklaşık 3 bardaktan fazla içmemek sağlığınız için en iyi seçenek olacaktır.
Bazı insanlar kafeine maruz kalmamak için normal çay yerine kafeinsiz bitki çayları içmeyi tercih etmektedirler. Buna ek olarak, tüm bitki çaylarının hamilelikte kullanılması güvenli değildir.
Özellikle, karayılan otu veya meyan kökü içeren bitki çayları erken doğuma neden olabilir ve bundan uzak durulmalıdır.
6. Baş ağrısı
Ara ara kafein almak, belirli baş ağrılarını hafifletmeye yardımcı olabilir. Bununla birlikte, sürekli ve çok içildiğinde, ters etki meydana gelebilir.
Çaydan rutin kafein tüketimi tekrarlayan baş ağrılarına katkıda bulunabilir.
Bazı araştırmalar, günde 100 mg kadar az kafeinin günlük baş ağrısı nüksüne katkıda bulunabileceğini, ancak bir baş ağrısını tetiklemek için gereken tam miktarın bir kişinin toleransına bağlı olarak değişebileceğini öne sürüyor.
Tekrarlayan baş ağrılarınız varsa ve bunların çay ile ilgili olabileceğini düşünüyorsanız, belirtilerinizin düzelip düzelmediğini görmek için bir süre çay içmemeyi veya azaltmayı deneyin.
7. Baş dönmesi
Baş dönmesi veya sersemlik hissi diğerlerine nazaran az görülen bir yan etki olmasına rağmen, çaya bağlı kafein alımından olabilir..
Bu belirti genelde dozlarda kafein alımında, tipik olarak 400-500 mg'dan fazla veya yaklaşık 6-12 bardak (1.4-2.8 litre) çay ile ilişkilidir. Bununla birlikte, özellikle hassas olan kişilerde daha küçük dozlarda ortaya çıkabilir.
Genelde tek seferde bu kadar çay tüketilmesi tavsiye edilmez. Çay içtikten sonra sık sık başınızın döndüğünü fark ederseniz, daha düşük kafeinli versiyonları tercih edin.
Stockholm sendromu ismini Stockholm'de yaşanan bir
banka soygunu olayından almıştır. 1973 yılında bir banka soyguncusu tarafından
neredeyse bir hafta boyunca rehin tutulan bir kadın bu süre sonrasında
soyguncunun kendisine iyi davranması sonucu soyguncuyla duygusal bir bağ kurmuştur.
Soyguncunun yakalanmasından sonra soyguncuyu savunmakla kalmamış, nişanlısından
ayrılarak kendisini rehin alan soyguncunun hapisten çıkmasını beklemiştir. Bu
olay yaşandıktan sonra birçok kitap ve filme konu olmuş, psikologlar tarafından
detaylıca incelenmiştir.
Rehinelerin kendilerini rehin alan kişilerle oluşan diyalog
sonrası empati ve sempati kurmasıyla oluşur. Kendilerini rehin alan kişilerle
geçirdikleri süre ve kurulan diyalog sonrası rehinelerin bu kişilere nihai
olarak yardım etmeleri ve bu kişileri sevme, âşık olma durumuna dahi gelmeleri
mümkündür.
Stockholm
Sendromu Nasıl Gelişir?
Sürekli yaşanan bir şiddetin sonucu olarak kurbanlar
saldırganı benimsemeye ve onunla özdeşleşmeye başlar. Hayatta kalma içgüdüsüyle
saldırgan için hareket edilmeye başlanır. Travmatik bağlanma süreci
olarak adlandırılan bu durum sonucunda kurbanın iradesi saldırgana bağlanmış
olur. Bu durum gönüllü olarak gerçekleşmez, sürekli maruz kalınan şiddetin
doğrudan bir sonucudur.
Dış dünyadan tamamen izole edilen kurban ihtiyaçlarının
karşılanması için tamamen saldırganına bağımlı durumdadır. Bu sendromun ortaya
çıkmasının temel sebebi hayatta kalma içgüdüsüdür. Saldırgan gönüllü bir kurban
yaratmak istediği için küçük iyiliklerde bulunmaya ve kendisini haklı çıkarmaya
başlar, bu küçük iyilikler kurbanın gözünde büyüyerek büyük jestler haline
gelir. Zamanla kurban kendisini saldırganın gözlerinden görmeye ve ona hak
vermeye başlar. Saldırganın şiddet eğiliminin de görmezden gelinmesiyle kurban
içinde bulunduğu tehlikeyi de reddetmeye başlar. Bu olaydan sonra kurban artık
tek olumlu ilişkisi olarak gördüğü saldırgandan ayrılmak istemez.
Stockholm
Sendromunun Görüldüğü Gruplar
Bu sendrom rehin alma ya da kaçırılma durumlarında, tecavüze
uğrama, aile içinde cinsel istismara uğrayan çocuklarda (istismara uğrayan
çocuk ve istismar eden ebeveyn arasında), savaşta esir olarak alınma, toplama
kamplarında bulunma, aile içi şiddete maruz kalma durumlarında, uzun süren
hapishane deneyimlerinde, tarikatlarda görülmektedir.
Stockholm sendromu her zaman rehin alan ve rehine
alınan kişileri içeren, yüksek riskli durumlarda gelişmez. Kişilerin
kendilerini üzen ve zora sokan, mutsuz eden koşulları benimsemeleri, bu
koşulları savunmaları ve bu koşulların sebeplerini görmemeleri veya görmeyi
reddetmeleri de Stockholm sendromu olarak adlandırılabilir.
Yaşanan deneyimlerin süresi ve yoğunluğu, rehin alınan
kişilerin kendi ortamlarından ne kadar izole edildikleri gibi faktörler
Stockholm sendromunun oluşma süresini ve yoğunluğunu etkileyen faktörlerdir.
Prematüre bebek genel kabul gören tanımı ile
"hamileliğin 37. haftasından önce doğan bebekler" şeklindedir.
Haftalarına göre üçe ayrılırlar. 28 haftadan önce doğanlara aşırı prematüre, 28
ve 32. haftalar arası doğanlara erken prematüre, 32 ve 37. haftalar arasında
doğan bebeklere ise geç prematüre denilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine
göre her yıl milyonlarca bebek prematüre doğmaktadır ve bu sayı her yıl artmaya
devam etmektedir.
Erken doğuma bağlı oluşan komplikasyonlar, 5 yaş altı
çocuklarda ölüme sebep olan en büyük faktörlerden biridir. Hayatta kalan
prematüre bebekler yeterli bir şekilde ilgilenilmediği takdirde ileride öğrenme
problemlerine, görme ve işitme problemlerine sahip olabilir.
Prematüre
Doğum Bebekte Nasıl Sorunlara Yol Açar?
Bebek ne kadar erken doğarsa o kadar çok komplikasyona sahip
olur, bu nedenle bebeklerin bakımının doğru yapılması çok önemlidir. Prematüre
bebekler düşük kiloyla dünyaya geldikleri için yağ dokuları azdır, bu durum
bebeklerin vücut ısılarını uygun bir şekilde düzenleyememelerine sebep olur.
Bağışıklıkları zayıftır. Beslenme sorunları prematüre bebeklerde yaygındır, kan
şekerleri çok çabuk düşer. Yenidoğan sarılığı prematüre bebeklerde daha
şiddetli geçer. Kalp, damar ve solunum sorunları yaygındır. Gözdeki retina
tabakasında anormal damarlanmalar meydana gelebilir. Ağır vakalarda sepsis ve
menenjit görülebilir. Kansızlık prematüre bebeklerde oldukça kolay gelişebilir.
Prematüre bebeklerde aynı zamanda yutma ve emme reflekslerinde güçsüzlük
görülmektedir.
Prematüre
Bebeklerin Genel Bakımı
Prematüre bebek erken doğduğu için vaktinde doğmuş
bebeklerin oluşturduğu yağ tabakasını oluşturamamıştır. Bu yüzden düşük bir
kiloya sahip olurlar ve vücut ısılarını gerektiği gibi düzenleyemezler. Bu
durumun ortadan kalkmasını sağlamak için prematüre bebeklere mutlaka anne sütü
verilmeli ve bebeklerin kilo alması sağlanmalıdır. Bebekler yeterli seviyede
bir bağışıklık sistemine de sahip olmadıkları için mutlaka enfeksiyonlardan
korunmalıdır. Emme ve yutma reflekslerinin geliştirilmesi için emzik
verilebilir. Retinadaki anormal damarlanmaların kontrolünün sağlanması için sık
sık göz muayenesi olunmalıdır.
Bağırsak sorunları ve yeni doğan reflüsünü önlemek için
prematüre bebeklerin beslendikten hemen sonra yatırılmaması, bezinin
değiştirilmemesi gerekir. Prematüre bebekle ilgilenen kişilerin de enfeksiyonu
önlemek amacıyla aşıları tam olmalıdır. Bebeğin ev ortamının temiz ve hijyenik
olması büyük önem taşır. Prematüre bebeklerin cildi özellikle hassastır, bu
nedenle parfüm ya da kimyasal içeren hiçbir şey bebek cildine temas
ettirilmemelidir, el temizliğinin sağlandığından emin olunmalıdır. Prematüre
bebekler kalabalık ortamlardan uzak tutulmalıdır. Prematüre bebek
fiziksel ve gelişimsel ilerlemelerinin görülebilmesi için sık sık doktor
kontrolüne götürülmelidir.
Gluten arpa, buğday, çavdar gibi besinlerde bulunan bir
protein ailesine denir. Buğday içinde gluten bulunan ve en sık tüketilen
tahıllardandır. Glutenin ve gliadin proteinleri glutenin en önemli
çeşitlerindendir. Gliadin bu proteinlerden sağlık sorunlarına yol açması mümkün
olandır. Gluten su ve unla karıştırıldığında hamura zamk kıvamını veren ve
çiğneme keyfini arttıran maddedir. Çoğu insan gluteni rahatça tolere edebilse
de bazı kişilerde ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Çölyak, gluten
intoleransı, buğday alerjisi gibi hastalıklardır. Çölyak ve gluten intoleransı
birbiriyle sık sık karıştırılan hastalıklardır.
Gluten İntoleransı Nasıl Anlaşılır?
Çölyak hastalığı ile oldukça sık bir şekilde karıştırılabilen
gluten intoleransını anlamanın farklı yolları vardır. Eğer bir kişide gluten
intoleransı (gluten alerjisi, gluten hassasiyeti) varsa:
Gluten
içeren gıdalar tüketildiğinde bu kişide karın ağrısı, gaz sancısı ya da
ishal gibi sindirim sistemi sorunlarına yol açabilir.
Gluten
intoleransı olan kişilerde gluten içeren besinler tüketildikten sonra %80
oranında hafif ya da şiddetli karın ağrıları görülmektedir, kansızlık ya
da kilo alma problemleri görülebilir.
Gluten
intoleransına sahip kişiler migren tipli baş ağrılarına daha eğimlidir.
Başka bir nedeni bulunmayan baş ağrılarının sebebi gluten intoleransı
olabilir.
Gluten
hassasiyeti olan kişilerin sık sık yorgunluk hissi yaşadığı da bilinen
semptomlardandır. Gluten intoleransı bu kişilerde yorgunluk ve enerji
düşüklüğüne sebep olur.
Kronik
cilt rahatsızlıklarının gluten içermeyen diyetlere geçildiğinde azaldığı
görülen kişilerde gluten intoleransı bulunmaktadır.
Gluten
intoleransına sahip hastalar eklem ve kas ağrıları çekerler.
Gluten intoleransı ve çölyak sebepleri
ve semptomlarının oldukça benzer olması sebepleriyle sık sık
karıştırılabilmektedir. Bir kişide çölyak hastalığının olup olmadığını anlamak
için yapılacak kan testleri mevcuttur. Kan testi yetersiz gelirse endoskopi
yapılması gerekebilir. Gluten intoleransı böyle değildir. Bu hastalığın
anlaşılması için spesifik bir test bulunmamaktadır.
Gluten İntoleransının Tedavisi
Gluten intoleransının tedavisi ile ilgili
literatürdeki çalışmalar henüz yeterli detaya sahip değildir. Fakat önerilen en
uygun ve en garantili tedavi biçimi gluten içermeyen bir beslenme sistemine
geçilmesidir. Gluten içermeyen besinlerin ve yasaklı besinlerin öğrenilebilmesi
için beslenme ve diyetetik uzmanlarıyla iletişime geçilmesi önerilir. Doğal
haliyle gluten içermeyen tahılların bazıları mısır, pirinç, kinoa, keten
tohumu, keçi boynuzu, darı ve karabuğdaydır. Bu tahıllar tüketildiğinde gluten
intoleransına sebep olmaz. Et ve süt ürünleri, yumurta, deniz ürünleri, sebze
ve meyveler, baklagiller ve kuruyemişler, yağlar da doğal halinde gluten
içermeyen ve tüketilmesi sakıncalı olmayan diğer besinlerdir.
Bipolar davranış bozukluğu, iki uçlu bozukluk ya da
manik depresif hastalık kişinin ruh halindeki keskin değişiklikler ile
karakterize olmuş ruhsal bir hastalıktır. Bipolar bozukluk sahibi hastalar ruh
hallerindeki bu keskin iniş ve çıkışlara bağlı olarak iş ya da okul ortamında,
arkadaşları ve aileleri ile problemler yaşayabilmektedir. Bipolar hastalıklar
manik dönemleri ve çöküntü dönemleri ile birbirinden ayrılırlar.
Bipolar
Davranış Bozukluğu Belirtileri
Manik dönemlerinde belirtilerinin her gün görülmesi ve
görüldükten sonra bir hafta veya daha fazla belirtilerin devam etmesi
görülmektedir. Bu belirtilerin bazıları şunlardır:
Bipolar bozukluk sahibi kişiler manik dönemlerinde
oldukça neşeli olurlar.
Neşeli olmakla birlikte çok çabuk sinirlenebilirler.
Hastaların uykuya olan ihtiyaçları azalır. Oldukça
enerjik olurlar ve ayakları yere basmayan projeler üretirler.
Cinsel isteklerinde artışlar olur.
Daha fazla para harcamaya başlarlar.
Hastaların kendi kabiliyetleri konusunda gerçek dışı
fikirlere sahip olurlar.
Daha fazla konuşur ve düşünürler. Alkol ve madde
kullanımlarında artış görülmektedir.
Manik dönemleri uyarı vermeden, ani bir şekilde başlar ve
eğer tedavi edilmezlerse oldukça uzun sürer. Bipolar bozukluk sahibi hastalar
manik dönemlerinde hasta olduklarına inanmaz ve tedavileri reddetme eğiliminde
olurlar.
Çöküntü yani depresif, depresyon dönemindeki hastalarda
belirtilerin en az iki hafta ya da daha fazla görülmesi gerekir. Depresyon
dönemi belirtileri arasında mutsuz ve karamsar hissetme, değersizlik hissi,
kişinin kilosunda değişiklikler, fazla uyuma, hayattan zevk alamama,
unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, intihar düşünceleri, enerji azlığı gibi
semptomlar bulunmaktadır.
Depresyon ve manik dönemlerini ağır geçiren bipolar bozukluk
sahibi hastalar halüsinasyonlar görebilir ya da hezeyan geçirebilirler. Bipolar
bozukluk; madde kullanımı, yeteri kadar fiziksel aktivitede bulunmama, kötü
beslenme alışkanlıkları, stresli ortamlar tarafından tetiklenebilir.
Bipolar
Davranış Bozukluğu Tedavisi
Bipolar davranış bozukluğunun kesin ve belirli bir tedavisi
yoktur. Tedaviler hastalara uygun olacak şekilde doktorları tarafından
oluşturulur. Bu tedavi programları ilaç tedavisi ve psikoterapi içermektedir.
Bipolar bozukluk tanısının şiddeti ve sıklığı hastadan hastaya değişmektedir,
dolayısıyla tedavilerin de bunlara uygun olması gerekir. Bipolar davranış
bozukluğu tedavisi içinde hastaların mümkün olduğunca yaşamlarını düzene
sokmaları tavsiye edilir. Tedavide aile ve çevre desteği çok büyük önem taşır.
İlaç tedavisi daha çok manik ve depresyon ataklarının düzenlenmesi yönündedir.
Bu tedavi ile atakların sayısı azalır ve daha seyrek gerçekleşirler. İlaç
tedavisinde genel olarak lityum tercih edilir. Terapi tedavisiyle hastaların
öfke ve depresyon gibi duygularla başa çıkmaları tekrardan öğretilir. Bu sayede
manik ve depresyon dönemlerini tetikleyen değişkenler elimine edilmiş olur.
Tükenmişlik sendromu, herkesin aşina olduğu gündelik
yaşamımızda da sıklıkla karşılaştığımız duygu durum halleridir. Psikiyatride
tükenmişlik, bir sendrom olarak tanımlanmakla birlikte bir hastalık olarak
tanımlanmamaktadır. Tükenmişlik sendromunda bazı belirtiler mevcuttur. Peki
nedir bu belirtiler? Bu belirtileri duygusal ve fiziksel belirtiler kümesi
olarak 2 ye ayırmak mümkündür. Tükenmişlik sendromu, aslında depresyondan biraz
daha fazla farklı gelişmektedir. Fiziksel olarakta yorgun hissettiğimiz,
depresyona benzer şekilde ağrılarımızın olduğu, duygusal olarakta isteksiz olma
halidir. Depresyondan farkı ise depresyonun, bir psikiyatrik hastalık olarak
değerlendirilmiş olması ve yaşamımızda sıklıkla tükenmişlik duygu durumlarının
yaşanmasıdır. Yani tükenmişlik sendromu adı altında yaşamış olduğumuz duygu
durumlarını hayatımızın her alanında sıklıkla yaşamaktayız.
Tükenmişlik Sendromu Belirtileri
Nelerdir?
Tükenmişlik sendromu belirtileri şu
şekildedir:
Sıklıkla
duygusal anlamda duyarsızlaşma
Yapılan
işlere karşı duyulan isteksizlik
Motivasyon
düşüklüğü
Özgüven
düşüklüğünün yaşanması
Fiziksel
anlamda ağrıların artması
Uyku-uyanıklık
sürelerinin bozukluğu
Önemli
ölçüde enerji düşüklüğünün sıklıkla yaşanması tükenmişlik sendromu
belirtileri arasında sayılabilmektedir.
Bir de depresyondan farklı olarak tükenmişlik sendromu
yaşayan kişi, depresyondaki kişi gibi ruh halini yeterince iyi
tanımlayamamaktadır. Bazen bu durum, dışarıdan gözlenebilmekte olup uzman
kişiler tarafından da değerlendirilmektedir. Bu yüzden aradaki farklılık, duygu
durumlarının sözcüklere dökülebilmesi açısından ayırt edilebilmektedir.
Tükenmişlik Sendromunun Nedeni
Nedir?
Tükenmişliği en sık, iş yerlerinde yaşadığımız bir gerçektir.
Bunun dışında gerek sosyal ilişkilerde gerekse ev hanımlarının ev işi yaparken
yaşamış olduğu duygu durum halleridir. Peki tükenmişlik sendromunedeni
nedir? Aslında bu durumu kabaca 2 ye ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki
içerisinde bulunduğumuz şartlara bağlı olarak gelişen çevresel faktörler ve
kişilik özelliklerimiz bu durumu yaşamaya eğilim gösterdiğimiz anlamını
taşımakta.
Çevresel faktörlere baktığımızda örneğin, iş yerinizde kendi
potansiyelinizin üzerinde bir sorumluluk üstendiğinizde yaşanabilecek duygu
durumları buna örnek verilebilir. Kişisel faktörlere örnek verecek olursak,
genellikle mükemmeliyetçi, rekabetçi, özellikle hata yapmaya toleransı az olan
kişilerin tükenmişlik sendromu yaşadığını gözlemleyebiliyoruz.
Peki mükemmeliyetçi kişilerin özellikleri nedir? Mükemmeliyetçi
kişiler, kendilerinin ve başkalarının hata yapma toleransının az olmasını
isterler. Bu anlamda kendi hatalarına karşı da iç diyaloglarında epey
acımasızca bir diyalog sürdürmektedirler. Bunun dışında, küçük bir başarısızlık
ve hedefe ulaşamadıklarında eleştirel ve talepkâr olabilmektedirler. Bu da
dolayısı ile bireyleri, kronik bir stres yaşamına doğru sürükleyebilmektedir.
Bu nedenle mükemmeliyetçi kişiliklerin, rekabetçi kişiliklerin, tükenmişlik
sendromuna eğilimli kişiler olduğunu söylemek mümkündür. Diğer bir açıdan
bakıldığında özgüveni düşük, öz yeterliliği düşük olan kişilerin de tükenmişlik
sendromu yaşamaları olasıdır.
Gebelik şekeri nedir? Gebelikte şeker hastalığı
dediğimizde aslında hepimizin aklına gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığı
gelmektedir. Ama hastaların bir grubu da gebelik öncesi mevcut şekeri olan
halihazırda şeker hastası gruptur. Bu anlamda 2 grubu birbirinden ayırmak gerekmektedir.
Çünkü şeker hastalığı, gebeliğin 24.haftasından sonra ortaya çıkan gebelikte
oluşan bir takım fizyolojik değişikliklerin patolojik haliyle ortaya çıktığı ve
gebeliğe özgü bir durumdur. Gebelik sona erdiğinde ise ortadan kalkar. Fakat
mevcut şekeri olan gebeler ise tamamen farklı bir gruptur. Bu grupta ortaya
çıkan belirtiler hem anne hem bebek için çok farklı sonuçları doğurmaktadır.
Dolayısı ile bu iki grubu birbirinden ayrı tutmak gerekmektedir.
Gebelikte şeker hastalığı tanısının alınması, hekimler
açısından önemli bir durumdur. Ya da gebe kalmayı planlayan şeker hastalarının
gebelik öncesi değerlendirmelerinin yapılıp, takip edilmesi önem arz
etmektedir.
Gebelik
Şekeri ile İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar
Aslında her gebenin, gebelik sırasında şeker hastalığını
bilmesi, bu konuda bilinçlenmesi çok önemlidir. Bu anlamda gebelik şekeri
ile ilgili doğru bilinen yanlışlar şu şekildedir:
Ailede şeker hastalığı yoksa, obez değilse veya beslenmesi
düzgün ise gebelikte şeker hastalığı olmaz. Bu bilgi, doğru bilinen yanlış
bilgi kapsamında yer almaktadır. Çünkü son derece zayıf, beslenmesine çok
dikkat eden, ailede öyküsü bulunmayan kişilerde de maalesef gebelikte şeker
hastalığı ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle bu durumu tanıyabilmek açısından:
Bireylerin aile öyküsü ne olursa olsun, beslenmesi düzgün olsun olmasın,
gebelik sırasında herkese tarama testlerinin yapılması önerilmektedir.
Gebelikte
Yapılan Şeker Yükleme Testleri Riskli Midir?
Gebelik şekeri yükleme testleri riskli mi? Gebelik
şekerini tanıyabilmenin tek yolu, gebelik esnasında yapılan gebelik şekeri
testleridir. Bu testler ile ilgili de kamuoyunda sıklıkla tartışmalar
yaşanmaktadır. Bu konuya bir açıklık getirmek gerekirse:
Gebelik esnasında yapılan şeker yükleme testlerinin anne veya
bebek sağlığı açısından çok uzun yıllardır herhangi bir risk getirdiğine dair
bulguya rastlanmamıştır. Yani güvenli bir şekilde uygulanabilmektedir. Eğer tam
tersine gebelikte şeker hastalığı var ve gebeliğe bağlı şeker hastalığı gözden
kaçırılır ise bu durum anne ve bebek açısından risk oluşturmaktadır. Bu durum
bebeğin aşırı derecede irileşmesine neden olur. Yine bebeğin ilerleyen yıllarda
doğum sonrası dönemde de bir takım metabolik sorunlar yaşaması muhtemeldir. Bu
durumda bebeğin kan şekeri düşebilir, bu kan şekeri düşüklüğüne bağlı epilepsi
yani sara nöbetleri geçirmesi de olasıdır.Bunun yanı sıra bebek sarılık geçirebilir, elektrolitlerinde birtakım
sorunlar çıkabilir. Yine uzun yıllarda ergenlik çağında yüksek tansiyon, şeker
gibi hastalıkların daha fazla yaşanacağına dair bulgular söz konusudur.
Dolayısı ile anne karnında annenin kanı ile beslendiği dönemde şekerin yüksek
olması hekimlerce uygun görülen bir durum değildir.
Diyet denildiğinde akla ilk olarak '' kilo vermek '' gelse de aslen diyet demek beslenme düzenlemesi demektir. Diyet sadece kilo vermek için yapılmaz. Örneğin bir Fıstık Alerjisi hastası kimse, fıstık yemekten kaçındığı sürece, aslında fıstık diyeti yapmış sayılır. Ya da Düzenli olarak tüketilmesi gereken bir besini tüketen kimse de, o besinin diyetini yapmış sayılır.
Bilindiği üzere herkesin metabolizması ve vücut özellikleri birbirinden farklıdır. Genetik, Fiziksel veya kimyasal olarak herkese uyabilecek bir diyet ne yazık ki mevcut değildir. Bu nedenle herkesin ortak bir diyeti uygulaması pek de işe yaramayabilir. Peki temel farklılıklarımızdan biri olan Kan Grubu farkı yaptığımız diyeti kendimize göre şekillendirmemize olanak sağlayabilir mi ?
Kan Grubu diyeti temel olarak grup çeşidinize göre vücudunuza almanız veya almaktan kaçınmanız gereken besinleri önerecek şekilde tasarlanmış bir diyet şeklidir.
Şimdi gelelim Kan Grubunuza göre beslenme çeşitlerine
A Grubu : Mümkün olduğunca et ve et ürünlerinden kaçınmaları, meyve, sebze, fasulye, baklagiller ve tahıllarla ile beslenmesi önerilmektedir.
B Grubu : Az yağlı süt ve süt ürünleri bakımından zengin bir diyet B grubu kimseler için uygundur. Bunlara ek olarak da mısır, buğday, mercimek, domates, yer fıstığı, susam, yeşil sebzeler, yumurta içerikleri tüketime uygundur. Beyaz etten mümkün olduğu kadar kaçınmaları da tavsiye edilmektedir.
0 Grubu : Yağsız ve ya mümkün olduğu kadar az yağlı kırmızı et, kümes hayvanları ve balık tüketiminde sakınca yoktur. Tahıllar, baklagiller ve süt ürünlerinin tüketimi tavsiye edilmez.
AB Grubu : Kahve, kola ve enerji içecekleri gibi Kafein barındıran ürünlerden kesinlikle vazgeçmeli, deniz ürünleri, süt ve türevleri, yeşillik açısından zengin bir diyet ile beslenmeleri tavsiye edilmektedir.
Önerdiğimiz Beslenme Tiplerinin;
Artıları
Diyetlerde belirtilen yiyecek ve içecek grupları genel olarak Sağlık Bakanlığı'nın da tavsiye edilen yiyecekler listesinde bulunur.
Eksileri
Genel şekli itibariyle kan grubuna göre beslenme şekli, grubun çeşidine göre bazı yiyecekleri kısıtlayarak, az yemeyi teşvik etmektedir.
Bu diyet şekilleri farklı kan gruplarının bulunduğu bir ailede uygulamak için pek de pratik sayılmazlar.
Bu diyet önerilerini kesinlikle doğru olacak şekilde destekleyecek herhangi bir bilimsel çalışma bulunmamaktadır.
Çocuklarda
gece veya gündüz alt ıslatma problemi enürezis olarak bilinir. Çocukluk
çağında en sık karşılaşılan boşaltım sistemi sıkıntılarından biridir. Normal
gelişimlerine devam eden çocuklar hem mesane kapasitesinin genişlemesi hem de
verilen tuvalet eğitiminin sonucunda, 2 ve 4 yaşları arasında gece ve gündüz
idrarlarını tutmayı becerebilirler. Gece altını ıslatma problemi mesanedeki
gelişimin yavaş olmasına bağlıdır, genelde çocuğun yaşı ilerledikçe görülme
sıklığı da azalır. Ağırlıklı olarak erkek çocuklarda daha sık
görülebilmektedir. Ebeveynler bu problemle 6 yaş civarında ilgilenmeye başlar,
doktorlardan yardım isteme 7 veya 8 yaşında başlar. İdrar kaçırma sebepleri
fiziksel ya da duygusal olabilir. Sıvı alımının azaltılması ve kontrol
edilmesi, gazlı içeceklerin kısıtlanması gibi önlemlerle sorun çözülmezse uzman
desteği almak gerekmektedir.
Gece ya da
gündüz görülebilen idrar kaçırma problemleri endişe verici olsa da ailelerin
sabırlı olması ve çocuklarını suçlamamaları gerekmektedir. Çocuklar bilerek
idrar kaçırmaz. Bu durumun önüne geçmek için çeşitli yöntemler vardır.
Çocuklarda Alt Islatmanın Nedenleri
Çocuklarda
alt ıslatmanın birçok sebebi vardır. Anne ya da babanın geçmişinde alt ıslatma
problemlerinin olması çocukta da alt ıslatma sorunlarının oluşmasına yol
açabilir. Çocuğun mesane kaslarının gereken olgunluğa ulaşmamış olması idrar
kaçırma problemlerine neden olabilir. Aşırı yorgunluk ve yatmadan önce
fazla sıvı tüketilmesi, böbrek ve idrar yollarında fiziksel problemlerin olması
çocukların altını kaçırmalarına neden olabilir. Diyabet, tıkayıcı uyku apnesi,
idrar yolu enfeksiyonu, mesanenin gelişimindeki problemler, tuvalete sıklıkla
gitmeme, gidildiğinde idrarın tamamının yapılmaması çocukların altını
ıslatmalarına sebep olan fiziksel sebeplerdendir.
Ailede
sorunlar yaşanması, ev ya da okul değiştirilmesi, aileye yeni kardeş katılması
sebebiyle ortaya çıkan kıskançlık ve dikkat çekme isteği, ebeveynlerin aşırı
ilgisi ya da ilgisizliği, çocuğun başından geçen kaza ya da şoklar, tuvalet
eğitimi sırasında baskı görmesi, stres ve kaygı sorunları çocuklarda alt
ıslatma sorunları oluşturan duygusal sebeplerden sadece bir kaçıdır.
Çocuklarda Alt Islatmanın Tedavisi
Alt
ıslatma tedavisi süresince
çocuğa baskı kurmak, aşırı titiz davranmak faydadan çok zarar getirir. Alt
ıslatma tedavisi sırasında günlük alışkanlıklar değiştirilir. Geceleri
alınan sıvı miktarı azaltılır, gazlı içecek tüketimi kısıtlanır. Çocuğun
geceleri tuvalete ulaşması mümkün olduğunca kolaylaştırılır. Çocuğa uykuya
yatmadan önce tuvalete gitme alışkanlığı kazandırılır. İlaç tedavisiyle idrar
torbasının istek dışı kasılması önlenir ve idrar torbası büyütülür. İdrar
kaçırmanın sebepleri fiziksel ise önce bu sorunların tedavi edilmesi gerekir.
İleriki yaşlarda daha sağlıklı ve dinç olabilmek için yaşam
şeklinin değiştirilmesi gerekmektedir. Sağlıklı yaşam şeklini benimseyerek
güzel ve enerjik bir hayat yaşamak mümkündür. Gelişen teknolojiler, yemek
kültürleri ve pasif bir yaşam kişinin sağlığını önemli ölçüde etkilemektedir.
Sürekli oturarak, hiç spor yapmayarak ve sürekli yağlı ya da fast food tarzı
yiyecekler yiyerek sağlıklı bir hayat elde edilememektedir. Sağlıklı bir
yaşam elde etmek için uygulamak gereken bazı kurallar bulunmaktadır.
Sağlıklı Yaşamak İçin Yapılması
Gereken Şeyler
Herkes yaşlılık döneminde herhangi bir hastalığı olmadan
enerjik bir yaşam istemektedir. Bunun yolu gençken sağlıklı bir yaşam şeklini
benimsemektir. Sağlıklı bir yaşam için 10 altın kural bulunmaktadır. Bu
kuralları hayatın içerisinde uygulayarak sağlıklı bireyler olunabilmektedir. Bu
kurallar şu şekilde sıralanmaktadır;
1- Düzenli beslenme
Beslenme düzeni sağlıklı olabilmek için dikkat edilmesi
gereken en önemli şeylerden biridir. Beslenme öğünlerinin düzenli ve atlatılmadan
yapılması gerekmektedir. Bunların dışında gece yemek yemek de sağlık için iyi
olmamaktadır. Detaylı bilgi için Sağlıklıyaşam için nasıl beslenmeliyiz?Makalemizi inceleyiniz.
2- Su içmek
Birçok uzmanın her zaman söylediği şey günde en az 2,5 litre
su içilmesi gerekmektedir. Suyun vücudun hem içi için hem de dışı için birçok
yararı bulunmaktadır. Bu nedenle kişinin kilosuna göre günde en az 2,5 litre su
içmesi gerekmektedir. Bu sayı kiloya göre artıp azalabilmektedir.
3- Spor yapmak
Herkesin spor için vakti olmayabiliyor. Fakat günde en
azından 15 dakika spor yapmanın vücut için önemli yararları bulunmaktadır.
4- Zararlı şeylerden uzak durmak
Alkol ve sigara gibi sağlığa son derece zararlı şeylerden
uzak durmak gereklidir. Bu alışkanlıklar vücudun sağlığını bozarak birçok
hastalığa neden olabilmektedir.
5- Uyku
Uyku sağlıklı bir yaşam için önemli bir unsurdur.
Günde 8 saat uyku ideal olmaktadır. Bu süreye göre her gün 8 saat uyuyarak daha
dinç ve enerjik hissedilebilmektedir.
6- Zihin sağlığı
Ne kadar vücut sağlığı önemli olsa da zihin sağlığı da son
derece önemlidir. Bu nedenle stressiz ve kaygısız bir yaşam için çaba
gösterilmelidir.
7- Temizlik
Düzenli olarak duş almak, bakım yapmak kişinin modunu
yükseltmektedir. Ve aynı zamanda diş fırçalamak gibi alışkanlıkların
aksatılmadan yapılması sağlık için önemli olmaktadır.
8- Sosyalleşmek
Aile bireyleri ile ya da arkadaşlar ile sosyalleşmek sağlıklı
bir yaşam için önemlidir. Çünkü sevdikleriniz ile sosyalleşmek size
mutluluk verecektir.
9- Tuz ve şeker kullanımı
Tuz ve şeker fazla kullanıldığında vücut için zararlı
olmaktadır. Bu nedenle tuz ve şekeri azaltarak sağlıklı bir yaşam elde
edilebilir.
10- Güneşte uzun süre kalmamak
Güneş vücuda D
vitamini almak için önemlidir. Fakat güneşte uzun süre kalmanın zararları
bulunmaktadır.
Sağlıklı beslenmek günden güne zorlaşıyor. Peki ne yapmalıyız? Bu 4 tavsiye sizin için bir yol oluşturabilir.
1) Dondurucunuzu balıkla doldurun
Kalp Derneği, haftada en az iki porsiyon balık yemeyi önermektedir. Bunun olması için dondurucunuzdan doğrudan fırınınıza gidebilecek balıkları alın. Genel olarak, dondurulmuş balıklar pişirilmeden önce çözülmelidir, ancak "bazı markalar marine edilir, tek tek paketlenir ve dondurulmuş olarak pişirilebilir" diyor. (Paketin üzerinde "çözülmeye gerek yok" veya "dondurucudan fırına" gibi ifadeler arayın.) Ayrıca akıllıca: Bir torba pişmiş, soyulmuş ve hazırlanmış dondurulmuş karides (harika bir düşük kalorili protein kaynağı) alın. hızlı bir şekilde ısıtın ve makarna yemeklerine, kızartmalara ve salatalara ekleyin.
2) Biraz hazırlık çalışması yapın
Kullanacağınız malzemeleri önceden hazır tutarsanız yemek yapmanız ve dolayısıyla sağlıklı beslenmeniz daha kolay olur. Bir diyetisyen "Yemek hazırlığından bunalmak çok kolay" diyor. Örneğin tavada kızartmalar veya omletler için dilimlenmiş mantarları ve soğanları önceden hazırlayabilirsiniz bu hazırlık yükünün bir kısmını ortadan kaldırır ve akşam yemeğine sıfırdan başlamanız gerekmez.
3) Smoothie bardakları yapın
Kendinize sağlıklı bir içecek yapmanızdan daha iyi ne olabilir ki? Ayrı bir kabı meyve, fındık yağı ve diğer ilavelerle hazırlayın (hindistan cevizi, yeşillik, kakao tozu, chia tohumu veya kaju fıstığı düşünün). Ertesi sabah kaseyi blenderinize boşaltın ve istediğiniz sıvıyı (süt, hindistan cevizi suyu, kefir) ekleyin. Örneğin bir diyetisyen her zaman dondurucuda dondurulmuş yaban mersini bulundurur (bazı araştırmalar belirtiyor ki çiğ yaban mersini, çiftliklerde yetiştirilen çiğ yaban mersini antioksidanlarının iki katı antioksidan içerir) ve bunları sade yoğurt, süt, fıstık ezmesi, muz ve küçük bir miktarla birleştirir.
4) Bu yiyecekleri hazır bulundurun
Eve geldiğiniz ve çok aç olduğunuz günler vardır, en kısa zamanda yemeniz gerekir. Her zaman elinizde bulgur veya arpa gibi 10 dakikalık hızlı pişirilen tahıllar bulundurmalısınız. Salatayla karıştırın ve önceden baharatlanmış ton balığı veya somon paketinin üzerine atın. Bu yemek hızlıca yapılır, böylece ne olursa olsun sağlıklı yiyebilirsiniz. Bir diyetisyene göre evde daha fazla bulundurmanız gerekenler: yumurta, konserve fasulye, dondurulmuş pişmiş tavuk, kavanozda spagetti sosu, humus, sebzeler, erişte.